KategoriYAZINSAL

Şantiyede bir gece vakti

Gece 11.30. Buz gibi bir ayaz var. Otuz metre yükseklikte, reaktörün üstünde, tulumun altında titriyorum. Sözde uzman, uluslararası bir firmada çalışan iri kıyım Azerbeycanlı bir elaman yarım saattir içeride çalışıyor. Rafineri, etrafını saran ışıklar arasında masum bir tanrıçayı andırıyordu. Buz gibi havada sımsıcak bir görüntü. İzlemeye doyamıyor insan. Kollarında ölümcül H2S gazı gezindiğini...

Hey yavrum, hey!

Şarapla tatlandırıp, öyle içmeli seni. Yoksa bi’çare olur insan; delirir, çıldırır siyah beyaz fotoğrafındaki o esmer bakışlarına. Gülme be Rıfkı aşık adamın haline, doldur hele bardakları. … * Hey yavrum, hey! Hey Galata’nın mağrur delikanlısı, hey fakir fukaranın dostu Serseri Rıfkı! Sen de mi be, sende mi göçüp gidecektin şu garip soframızdan? Hey yavrum, hey! Biri ebediyete, diğeri!… Al...

Ölümün Rengi

Nice fırtınalar gelip geçiyor yapraklarından;
yağmurla ıslanıyor, güneş ile parıldıyorlar.
Sonra ölümün rengi kaplıyor her birini.
Fırtınaların koparamadığını
hafif bir rüzgar alıp götürüyor ebediyete doğru.
Çirkin değiller hayat buldukları toprağın üzerinde cansız yatarlarken;
sarıya, kızıla bürünmüş göz kamaştırıyorlar.

Kabuklu Fıstık

New Delhi’de günlük on dolara kalıyordum ara sokak otellerinin birinde. Kirli fayanslı, şofbenli, penceresiz bir odaydı. Hindistan standartlarına göre iyi sayılırdı; kirli fayansı böceksiz ve faresizdi. Otele açılan sokağı dardı; internet kafesi, Nepalli güzel insanlarının işlettiği lokantası -ki her akşam karabiberli sütlü çayını içmeden çıkmazdım odama- bir tane kargo şirketi ve topu topu bir...